eser's profileve işte benim alanımPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 31

    Hayat nedir?

    -Hayat, skor tabelası tutmak değildir.
    - Kaç arkadaşınız olduğu ya da kaçının sizi arkadaş kabul ettiği değildir.
    - Bu hafta sonu için planlarınızın olması değildir. Hafta sonunda yalnız olmanız da değildir.
    - Şu sıralarda sevgiliniz olması değildir. Geçmişte sevgiliniz olması değildir. Geçmişte kaç sevgiliniz olduğu değildir. Hatta bugüne dek hiç sevgiliniz olmaması da değildir.
    - Sizi kimin öptüğü değildir.
    - Aileniz ya da onların serveti değildir. Arabanızın markası da değildir.
    - Hangi okula gittiğiniz değildir.
    - Ne kadar güzel ya da ne kadar çirkin olduğunuz değildir. Giydikleriniz, ayakkabılarınız değildir. Ne çeşit müzik dinlediğiniz değildir.
    - Saçınızın sarı, siyah, kızıl, kahve olması değildir. Derinizin çok açık, ya da çok koyu olması değildir.
    - Okul notlarınız değildir. Ne kadar akıllı olduğunuz değildir. Herkesin size verdiği akıl notu hiç değildir. Hayat standart testlerin belirlediği kişiliğiniz de değildir.
    - Hayat hangi kulübü tuttuğunuz ya da hangi sporda ne kadar başarılı olduğunuz değildir.
    - Hayat, bir kağıda dökülmüş hayat hikayeniz ve bu hayat hikayesini kimin kabul ettiği de değildir.
    Amma...
    - Hayat, kimi sevdiğiniz, kimi incittiğinizdir.
    - Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiğinizdir.
    - Sizin olanları koruyabilme ya da  mahvedebilmenizdir.
    - Dostluklarınızdır.
    - Neyi söylediğiniz ve neyi kastettiğinizdir.
    - Hangi önemli hüküm ve kararları verdiğiniz ve de niçin verdiğinizdir.
    - İçinizde sevgiyi taşımak, büyütmek ve dağıtmaktır.
    - Ama en önemlisi, yalnız başına asla gerçekleştiremeyeceğiniz bir şeyi yapmak, hayatınızı, başka insanların kalbine dokundurabilmektir.
    - Başkalarının kalplerini etkileyecek yolu ancak siz seçersiniz. Ve hayat bu seçimlerdir zaten!...
    September 23

    eser albüm

     
    tüm albümü görmek için linki tıklayın
     
     
    August 16

     
    August 05

    Beklemek

    Bakmayın öyle sekiz harf, üç hece, tek kelime olduğuna…
    ne anlamlar barındırır içinde… ve ne zor bir kelimedir…
    hem söyleyen… hemde söyleten için… bekleyen bekler,
    bekleten bekler…

    Beklemek… beklersin elin telefonda… bir ses, bir nefes…
    şimdi dersin.. ha şimdi… beklersin… gelmez üzülür…
    gelir sevinirsin… birde ansızın gelenleri vardır, pat
    diye çalar telefonun.. dünyalar nasıl senin olur ki…
    gelen zaten dünyan değil midir?…
    Beklemek… gözün yollarda, kapılarda… belki dersin, şu
    yoldan karşıma çıkar.. bugünde burdan gideyim…
    beklersin çalan her kapı zilinde onu görmeyi… evini
    dahi bilmediği halde beklersin… açarsın kalırsın
    öylece… ve beklemek çokda hüzünlü bir şiirdir…

    Beklemek…tüm benliğinle, tüm hasretinle… geleceğini
    bildiğin için beklersin… hasretlerin hasrette… hasret
    çektiren hasret değil mi?… beklersiniz… birgün dersin..
    gelecek… gitmeyecek… o an’ ın heyecanı ile beklersin…
    ve düşününce nasılda sevinç sarar her yanını…. hayali
    bile böyle iken… kendisi nasıl olur dersin… ve beklemek
    çokta güzeldir gelecek olan için…

    Beklemek, beklemektir… ve beklemek, bekleyen ile
    bekleten arasında bir bağdır aslında…
    Kimi zaman hüzün olur… kimi zaman sevinç ve heyecan…
    karar size kalmıştır… hangisini seçersen o anlamda
    beklersin….........
                                                                  (alıntıdır)  
    May 08

    Söz ağızdan çıktıktan sonra

      Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda, genç bir bayan uçağına binmek üzere bekliyordu. Uçağın hareketine saatler olduğu için zaman geçirmek için bir kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı. Dinlenmek ve kitabını okumak için ise VIP salonunda bir koltuğa yerleşti. Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa bir adam oturdu ve dergisini açıp okumaya başladı. Genç kadın ilk kurabiyesini aldı. Adam da bir tane aldı. Kadın çok rahatsız hissetti kendisini ve: ‘Ne sinir bir şey! Havamda olsaydım bu cüretinden dolayı onu yumruklardım!’ diye düşündü.

    Kadın bir kurabiye alıyor, adam da bir tane alıyordu. Çıldıracak gibiydi kadın ama olay çıkarmak istemiyordu. Nihayet son kurabiye kalınca ‘Bu küstah adam şimdi ne yapacak?’ diye düşündü. Adam son kurabiyeyi aldı; onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi ‘Aaaa! Bu kadarı da fazla!’ diyerek oturduğu yerden kalktı. Çok öfkelenmişti şimdi! Kadın sinir içinde kitabını ve diğer eşyalarını alıp bir fırtına gibi giriş salonuna oradan da uçağın içine yöneldi. Koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı. Ne görsün? Kurabiye paketi açılmamış olarak orada duruyordu. Çok utandı. Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini açmadan çantasına koyduğunu unutmuştu. Adam kendi kurabiyelerini, hiç sinirlenmeden, yüksünmeden kadınla paylaşmıştı. Kadın kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek çok sinirlenmişti. Ve şimdi bu durumu açıklama şansı yoktu. Özür dileme olanağıda kalmamıştı.
    Telafi edilemeyecek dört durum vardır.
    Taş atıldıktan sonra
    Söz ağızdan çıktıktan sonra
    Fırsat kaçtıktan sonra
    Zaman geçtikten sonra
    Yapacak bir şey kalmamıştır.

    Bir babanın oğluna evlilik tavsiyesi

      Baba, oğluna; Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum demiş,Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı Olur demiş çekine çekine.Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: Ne görüyorsun? Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış. Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler..

    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu. Asıl ders bu değil! dedi baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi. Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak… İkisinde de bir tat yok Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı. İçmek istersin herhalde dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü. Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi… Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.